Məqalələr‎ > ‎

Türk Dünyasının Milli-Manevi Değerleri ve Bahtiyar Vahabzade

7 Ara 2015 10:56 tarihinde Murad Nabibekov tarafından yayınlandı   [ 7 Ara 2015 10:57 güncellendi ]
Şimali Kipr Türk Respublikası, Lefke Avropa Universiteti Fən-ədəbiyyat Fakültəsi Türk Dili və Ədəbiyyatı Bölüm Başkanı dosent-doktor NAZİM MURADOVun Türk dünyasının böyük şairi B. Vahabzadənin 90 illik yubleyi münasibətilə qələmə aldığı  məqaləsini təqdim edirik

 







        Bahtiyar Vahabzade, kendine özgü poetik üslubu ve şiir serüveni olan, milli-manevi değerleri bayrak edinen, onları yüceltip farklı bakış açılarından değerlendiren şairlerimizdendir. B. Vahabzade şiiri, halkın yazgısında izler bırakan toplumsal-siyasi olayları poetik bir şekilde yansıtan ayna gibidir. Vahabzade yaratıcılığı, orta ve yakın tarihimizin en hassas barometresi niteliğindedir. Onun şiirine yansıyan toplumsal gerçekler, şairin açık münasebeti ile ilgi çekmektedir. Şairin çeşitli ruh hallerini yansıtan bu münasebetlerin ortak özelliği ise yazarının samimiyeti, yüksek vatandaşlık duyarlılığıdır. Şair yurdu, yurttaşı nasıl sevdiğini söylemekle yetinmeyip onları nasıl sevmek gerektiğini de ifade eder.

        Bahtiyar Vahabzade bir “ana dili şairi”dir. Dilinin taassubunu en cesaretli şekilde çekmekle yetinmeyip onu en iyi kullananlardan da biridir. Şairin, milli musiki, tarih, ahlâk, psikoloji, edebiyat, kültür meselelerindeki konumu, örnek alınacak duyarlı bir vatandaş konumudur. B. Vahabzade hayatının çoğunu Sovyetler Birliği döneminde yaşamışsa da bir Sovyet şairi olmamış, parti siparişi ile eser yazmamış, resmi edebiyat anlayışı olan “sosyalizm realizmi”ne uymamıştır. Vahabzade, rejim karşısındaki soylu duruşu ile örnek aydınlardan biri olmuş, Türk dünyasının meselelerini de kendi meselesi bilerek onların çözümü yolunda çaba harcamıştır.

        Biz bu yazımızda Vahabzadenin tarih, musiki, dil, edebiyat konularındaki tutumu; milli şiir ölçümüz olan hece vezninde yazdığı şiirler ve epik manzumeler üzerinde durup şairin, frazeolojik dil hazinemize kazandırdığı değerlerden söz edeceğiz.

        Anahtar sözcükler: Gülüstan poeması; muğam; musiki; hece ölçüsü; deyimler

 * * *

        Bahtiyar Vahabzade, hakkında çok sayıda araştırmanın yapılmasına rağmen, poetik dünyası ve şiirinin sistemli bir şekilde henüz incelenmediği şairlerimizdendir. Şairin, edebiyat dünyasına ayak bastığı 1940’lı yıllardan itibaren ünlü Azerbaycan şairi Samed Vurgun’un dikkatini çekmesi, dönemin edebi tenkidinin kendisi hakkında fikir beyan etmesi, edebiyata yeni ve farklı bir sesin geldiğini göstermekteydi. Bu yeni ses, devletin resmi sanat ve edebiyat anlayışı olan “sosyalizm realizmi” çizgilerini çiğneyen, bu çerçeveli anlayışın dışına da çıkabilen; parti mensubiyetini vurgulamayan; farklı bir “xelqîlik” ihtiva eden; sadece şekilce değil, muhtevaca da milli olan bir sesti ve üstelik bu sesin sahibinin hâkim Komunist Partisi’ne aidiyeti de muhtevaca değil, olsa olsa formal bir niteliğe sahipti.

        İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılan tek partili, muzaffer ve tekebbürlü Sovyetler Birliği’nde yaşayıp da böyle bir karşıt duruş sergilemek oldukça zordu. SSCB Komunist Partisi, daha 1930’lu yılların başında edebiyatın da vazifelerini belirlemiş, onun “hareket serbestliği”nin sınırlarını çizmiş, partinin sadece resmi değil, manevi hakimiyetinin de tebliği ve halka kabullendirilmesi için edebiyatı görevlendirmişti. Hakim partinin böyle bir sanat-edebiyat anlayışı ve siyasetine “dudak büzüp burun kıvıranların” (hatta kıvırmayanların da) 1937-38 yıllarının “gider-gelmezine” gönderilmesi, sadece Azerbaycan’dan 20 binden fazla aydının bu kıyımın kurbanı olması, dokuz yaşından beri Bakü’de yaşayan delikanlı Bahtiyar’ın gözleri önünde gerçekleşmişti. 1937-38 aydın kıyımından sağ kurtulan ziyalılardan hiçbiri rahat değildi; onların vicdanlı olanları, manevi ızdırapların içinde kıvranıyor ama yine de herkes ancak kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor, gemisini kurtaran, kendisini kaptan sayıyordu. 50 milyon insanın ölümüyle biten İkinci Dünya Savaşı, işte böyle bir ortamda başlamıştı ve yeni başlayan savaş, hiç olmazsa -adı üstünde- savaştı ve kollektivleşme yılları ile 1937-39’ların bu sorgu-sualsiz kıyımından daha korkunç  değildi.

        İkinci Dünya Savaşı yıllarında da edebiyat, partinin kendisine verdiği görevi yerine getirdi. Komunist Partisi, galiba bu savaşın mecazlı ve ihtişamlı adını da edebiyata koydurmuştu – “Velikaya Oteçestvannaya Voyna” yani (Muhteşem Vatan Savaşı), Azerbaycan’daki adıyla “Böyük Veten Müharibesi”… Bu “velikaya oteçestva” yani “büyük, muhteşem vatan”, yeryüzünün, yüzölçümüne göre altıda birine eşitti ve dünyanın en büyük ülkesi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği idi. Edebiyat, bu “büyük vatan”ın her karışının kutsal olduğunu halka benimsetmeli, gerekirse her karışı için canını kurban etmeyi, -dar anlamda edebiyattan başka bir “eğlencesi” olmayan vatandaşa- anlatmalıydı. Sosyalist edebiyatın şekilce milli olabilmesinin nedeni de Sovyetler Birliği’nin çok milletli bir devlet olmasından kaynaklanıyordu ve amaç, her halka, her millete ana dilinde edebiyat ortaya koyma özgürlüğü vermekten daha çok, sosyalist ideallerini yaymak, “büyük vatan”ın her karışı için savaşmaya bütün “vatandaşları” seferber ve ikna etmekti…

        Savaş yıllarının ilk günlerinde, Komunist Partisi’nin terennümcüsü olmakla birlikte milli ve yetenekli bir şair olan Samed Vurgun’un

        Bilsin ana torpaq, eşitsin vətən

        Müsəlləh əsgərəm mən də bu gündən! 

mısraları, hakim partinin “Her şey cephe için, her şey galebe için!” çağrısının ilk ifadesi, henüz pek hamasî karakter kazanmayan “kahramanlık poeziyası”nın da ilk örneklerindendi. Samed Vurgun’un, partinin direktivleri doğrultusunda ön cepheye seferberlik çağrılarıyla birlikte savaşın arka cephesi – emek cephesi- için de

        Torpağa düşməsin havayı bir dən,

        Çörək bol olarsa, basılmaz vətən! 

şeklindeki mısraları, o yılların Azerbaycan şiirini, bu şiirin sosyal-siyasi ve ideolojik içeriğini, hedeflerini özetler niteliktedir. Sadece Samed Vurgun’dan örnek verdiğimiz mısralarda vatanseverlik, toprağa ve emeğe bağlılık, vicdani dürüstlük duyguları çok samimi olmakla birlikte, milli duygularla kamufüle edilmiş siyasi siparişlerin varlığı da hissedilir.

        İkinci Dünya Savaşı’nın “kahramanlık edebiyatı” örnekleri, savaş yıllarının ikinci yarısında çoğalmaya başlayacaktı. Savaşın, Sovyetler Birliği’ne bağlı topraklarda başladığı ilk yılda (Haziran 1941 – Aralık 1941’de) SSCB Silahlı Kuvvetlerinin Hitler Alman-faşist orduları tarafından perişan edilip neredeyse bitirildiği dönemde, kahramanlık gösteremeyen bir ordunun mensupları hakkındaki “kahramanlık nağmeleri”, olsa olsa ancak münferid kahramanlıklar hakkında olabilirdi. Zira Almanlar, batı ve kuzeyde başkent Moskova’ya ulaşmış, eski başkent Leningrad’ı kuşatmış, Ukrayna’yı ve Beyaz Rusya’yı tutmuş; doğu ve güneyde ise Mozdok’a (Kuzey Kafkasya’ya) kadar ilerlemişti…

        Bütün bunlarla birlikte, yıllarca uzayıp giden, dezenformasyon ve yenilgilerle dolu olan bu savaşı lanetleme cesaretinde bulunamayan Sovyet edebiyatının, oldukça duygusal numuneleri; savaşın perde arkasında, özellikle de arka cephesinde kalan görüntülerini canlandıran, onun toplum hafızasında açtığı yaraları yansıtan örnekleri de ortaya çıkmaya başlayacaktı. Ehmed (Ahmet) Cemil’in “Can nənə, bir nağıl da de” şiiri gibi duygu yüklü edebi numuneler, savaşın sadece “kahramanlık meydanı”nı değil, binlerce çocuğu yetim bırakan korkunç yüzünü de gösteriyordu. Ağabeyi İsfendiyar’ı ve yakın akrabalarını savaşın ön cephesinde yitiren Bahtiyar, “mutlular, bahtiyarlar ülkesi”nin, aslında hiç de bahtiyar olmayan binlerinden, milyonlarından sadece biriydi…

        Bahtiyar Vahabzade, Sovyet rejiminin savaş öncesi ve savaş yıllarında kimleri yuttuğunu da iyice görmüş, savaşın hemen ardından ise Seyid Cafer Pişeveri (1892-1947) önderliğindeki, sonradan tarih kitaplarına “21 Azer Harekâtı” adıyla geçen inkılap sonucu kurulan Güney Azerbaycan Milli Hükûmeti’nin (12 Aralık 1945 – 12 Aralık 1946) nasıl ortadan kaldırıldığını, yok edildiğini, Sovyetler Birliği’nin bu meseledeki iştirak ve tutumunu Güney Azerbaycan’dan kaçıp Kuzey Azerbaycan’a sığınmak zorunda kalan “seçme, seçilme hakkı olmayan yaşıl pasaportlu demokratları” – milli aydınları bizzat dinleyerek öğrenmişti. Çarlık Rusya İmparatorluğu’nun eliyle parçalanmış, en az ikiye bölünmüş ve yarısı da işgal edilmiş vatanının, hiç olmazsa bir imparatorluğun sömürgesi altında olmasını dileyen milyonlarca insanın isteğine rağmen, neo-imparator Stalin’nin “Ben ayağı çarıklı, başı papaklı, dılgır Müslüman Türklere göre üçüncü dünya savaşı başlatamam!” demesi de Bahtiyar Vahabzade’nin bildikleri arasındaydı. SSCB’nin, savaştan yorgun ve galip çıkmasına rağmen tarihi bir fırsat elden veriliyordu ve bu fırsat kaçırmada, olan, Azerbaycan’a ve Azerbaycanlılara olacaktı…

        Seyid Cafer (Cavadzade) Pişeveri başkanlığındaki Azerbaycan Milli Hükûmeti’nin ortadan kaldırılması tesadüfi ve sıradan bir olay değildir. Dönemin İran Başbakanı Ahmed Gavamü’l-saltana’nın, Mart 1946’da Moskova’ya yaptığı resmî ziyaret sırasında, İran’ın kuzeyindeki petrol yataklarının keşfi ve işletilmesi hakkını SSCB’ye verme taahhüdünde bulunması, Sovyetlerin iştahını kabartmış, SSCB, İran devletinin şartlarını kabul etmişti. İran’ın SSCB karşısındaki şartları ise şöyleydi: 1) Sovyet silahlı kuvvetleri, bu yıl (1946) mart ayının sonuna kadar İran’dan çıkacaktır; 2) SSCB, Güney Azerbaycan meselesini İran devletinin dahili işi, iç meselesi sayacaktır (Rәhimli, 168).

        İşte bu görüşme, Güney Azerbaycan meselesinde yeni bir dönüm noktası olmuş, eski oyunun değişmeyen taraflarının yeni aktörleri ortaya çıkmıştı: 1813 (Gülüstan) ve 1828’de (Türkmençay) antlaşmalarında bir tarafta Çarlık Rusya, diğer tarafta da Kacarlar’ın temsil ettiği İran; 1946’daki Moskova Antlaşması’nda ise Sovyet Rusya (SSCB) ile Pehlevî rejiminin temsil ettiği İran… Yeni anlaşmanın neticesi ise acıydı: Azerbaycan Demokrat Fırkası önderliğinde kurulan ve sadece bir yıl süren milli hükûmetin (1945-1946) yıkılmasından sonra sayısız katller, hapisler ve sürgünlerin yanında bir de Türk milli kültür değerlerinin yok edilmesi süreci başlatılmıştı. Siyasi işlere pek karışmayıp partinin gösterdiği hedefleri terennüm etmekle yetinen Sovyet edebiyatının, hakim partiden torpilli ve diğerlerine göre daha milli, daha cesaretli temsilcilerinden bazıları, bu kültür vahşetine açık münasebet bildirmişti. Örneğin, “Pişeveri hükûmetinin varlığına son verilmesinden sonra İran hükûmet kuvveleri tarafından Azerî Türkçesiyle bastırılmış kitapların toplatılarak meydanlarda yakılması üzerine Samed Vurgun, yazdığı “Yandırılan kitablar” şiirinde, bu işi yapanlara ‘cellad’ diye hitap etmiş” (Akpınar, 1994, 191), İran hükûmetinin yürüttüğü Fars şovenizmi siyasetini sert bir dille eleştirmişti.

        Milli ruhlu, parti güdümlü şiirler yanında sert içerikli şiirler de yazan Samed Vurgun’u kendi üstadı, kendisini de bölünmüş bir vatanın evladı sayan Bahtiyar’ın, bu bölünmüşlüğü, Sovyet yönetiminin uyguladığı çifte standardı anlaması zor değildi. Bölünmüş Azerbaycan’ın bir ferdi olan Vahabzade’nin, Sovyetlerin, İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül eden işgalleri sonucu hâlâ büyümekte olan “velikaya oteçestva” masallarına da karnı toktu. Bahtiyar Vahabzade, bu “büyük vatan”ın nasıl “yarandığını”, birçok kişiden farklı olarak biliyordu. “Komunist” Pişeveri’nin, Komunist Partisi tarafından, komunistler ülkesi olan Sovyetler Birliği’nde 1947’de öldürülmesinin ardından Bahtiyar Vahabzade için “komünist”, “Komünist Partisi”, “vatan” ve “vatandaş” kavramlarının mahiyeti de değişmişti. “Sovyet şairi” Bahtiyar Vahabzade’nin

        Vətəndaş – nə gözəl səslənir bu söz,

        Yəni bir vətənin övladıyıq biz.

        Anamız eynidir – qardaşıq demək,

        Sən mənə arxasan, mən sənə kömək!mısralarındaki vatan, aslında “Velikaya Rus” (Büyük Rusya) olan bu “velikaya oteçestva” değil, “ikiye bölünmüş Azerbaycan”; vatandaş ise aynı anadan doğan, canı bir, kanı bir, dili bir, dini bir kardeşleriydi. “İkiye bölünmüş vatan”ın vatandaşı olan Vahabzade, sonraki yıllarda bu bölünmüşlüğü kastedipmevcut rejimin ortaya çıkarttığı bu duruma meydan da okuyarak “Orda Şəhriyaram, burda Bəxtiyar!” deyecekti…

        İşte 1940’lı yılların başında “edebiyata gelen” genç Bahtiyar Vahabzade’nin Türk dünyası sevdası “vahid Azerbaycan” hasretiyle böyle başlamıştı. İlk iki şiir kitabının 1949 (Mənim Dostlarım), 1950 (Bahar) yıllarında çıkması; bir güç imparatorluğu olan Sovyetler Birliği’nin ve Komunist Partisi’nin başındaki kişinin – Stalin’in son hakimiyet yıllarına ve 1953 yılındaki beklenmedik ölümü dönemine denk gelmesi, genç ve özgürlüğüne düşkün şair için bir şanstı. Stalin’in ani ölümü, binlerce insanı sarsmakla birlikte bazı kişileri de rahatlatmıştı. Onlardan biri de Bahtiyar Vahabzade’ydi. Şairin daha önce yazıp 1980’li yılların sonunda bastırdığıİki Qorxu (İki Korku) adlı manzumesi, 1937-38’lerin tekrarı olan 1953’lere kadarki Stalinli yılların psikolojisini anlatması açısından oldukça önemli bir eserdir.[3] Aslında bu eser, 1924-1953 yıllarını kapsayan tam 30 yıllık bir döneme – Stalin dönemine ayna tutuyordu…

* * *

        1950’li yıllar, B. Vahabzade’nin şiir ve bilim hayatındaki önemli yıllardandır. Şair, 1951 yılında Samed Vurgun’un Lirikası konulu doktora teziyle ‘filoloji bilimler adayı’ ilmî derecesini (Dr. ünvanını) almıştır (1964 yılında da tamamladığı Samed Vurgun’un Hayatı ve Yaratıcılığı adlı çalışmasıyla da doçentlik-profesörlük tezini savunmuştur).

        Şair, sonraki yıllarda mütevazı bir şekilde dile getirdiği

        Qatlayıb dizinin altına qoyar,

        Alim Bəxtiyarı şair Bəxtiyar!

mısralarıyla kendisini, bir bilim adamındın daha çok bir şair gibi gördüğünü ifade etmiştir (Ayrıca, B. Vahabzade, bu alçakgönüllülüğünü şairliğinde de sürdürerek

        … Bizim sənət dünyasının qırıq telli sazıyam

        Bircə ondan razıyam ki, özümdən nârazıyam 

demektedir. ‘Qırıq telli saz’ın bir anlamı da nağmeleri bedbîn olan ‘rübab-ı şikeste’dir. Bizce şair, her iki anlamda kendisine haksızlık ediyor çünkü Vahabzade, büyük şairdir ama ümitsizlik aşılayan kötümser bir şair değildir).

* * *

        Bahtiyar Vahabzade’nin özel ve edebi hayatında en önemli hadiselerden biri, şaire hem büyük şöhret kazandıran, hem de başını belalara sokan, 1950’li yılların ikinci yarısında Şeki Fehlesi gazetesinde yayımlattığı Gülüstan poemasıdır.

    Genel olarak baktığımızda, 1930’lu yılların ortalarından itibaren Azerbaycan edebiyatında Güney Azerbaycan konusunun, birçok yazar ve özellikle şair tarafından ele alındığı görülüyor. Yani “Sovyetlerin dış politikasına da uygun gelen” (Akpınar, 1994, 178) bu meseleyi ele alan tek şair Bahtiyar Vahabzade, tek eser de Gülüstan poeması değildir. Bu konu üzerinde duran çok sayıda edip ve yazılan çok eser varken,[4] Vahabzade’nin Gülüstan poemasını (manzumesini) bazen “parti siparişi” gibi addedilen o eserlerden ayıran hususlar nelerdir? Gülüstan manzumesi “güney konulu” yüzlerce eserden biri sayılamaz mıydı? Bu manzumeyi elden ele, dilden dile dolaştıran şey, onun devlet tarafından yasaklanması mı yoksa edebi-siyasi ve tarihi-ideoloji yönleri miydi? “Sosyalist realizmi”nin, Azerbaycan halkının tarihi-siyasi-içtimai gerçeklerini yansıtan bu eserden ‘alıp da veremediği’ neydi?

        Gülüstan poemasıyla ilgili, - bizce en az on cevabı olan- bu ve benzeri sorulardan bazılarını yanıtlamaya çalışalım:

        Birincisi, Gülüstan poemasının yazarı Bahtiyar Vahabzade’nin kişiliği, onurlu bir şahsiyet oluşu, kütlevi ve kör-körane akına karşı soylu bir duruş sergilemesi, daha genç yaşta ve (Samed Vurgun’un manevi himayesi sayılmazsa) arkasız olmasına rağmen “ipe sapa yatmazlığı”, kendisinin, 1930-1950’lerde sindirilmiş şair-yazar takımından farklı olduğunu ortaya koyuyordu. 1918-1920 yıllarında “azadlığı dadmış” (M. E. Resulzade), sonraki zor ve baskı yıllarında ise ümitsiz bir şekilde hayata küsmüş halkın, en azından manevi özgürlüğüne susamış olması, bu özgürlüğün terennümcüsü Bahtiyar Vahabzade’yi, halkın ilgi odağına dönüştürmüştü; İkincisi, bu eserin adı, Azerbaycan topraklarının siyasi bölünmüşlüğünün başlangıcı olan Gülüstan Antlaşması’ndan alınmıştı. Orta yüzyılların (13. yy.ın) klasik Fars şairi Şirazlı Sadi’nin aynı adlı didaktik eserinden farklı olarak Bahtiyar Vahabzade’nin manzumesinde, bölünmüş vatan ve millî facia ile sonuçlanan somut bir siyasi olay vurgulanıyordu;Üçüncüsü, Vahabzade bu eseri “Azərbaycanın birliyi və istiqlaliyyəti uğrunda çarpışan Səttar Xan, Şeyx Məhəmməd Xiyabani və Pişəvəri’nin əziz xatirəsinə” ithaf etmiş ve bu ithafı eserin başında açıkça belirtmişti. Bu ise, açık bir tercih demekti ve şair, tercihini hakim ve işgalci taraf(lar)dan yana değil, bölünmüş vatanından ve milletinden yana yapmıştı; Dördüncüsü, bu eseri hakim partinin sanat ve edebiyat anlayışı olan ‘sosyalizm realizmi’ çerçevesine oturtmak zordu: eser, Komunist Partisi’ni övmüyor (partililiği reddediyor); “xelqiliği” (halkçılığı), partinin istediği şekilde değil, gerçek şekilde yapıyor ve yansıtıyor; şekilce milli olmakla birlikte muhtevaca da -‘sosyalist’ değil- milli karakter taşıyordu. Demek ki bu manzume, partinin öngördüğü gibi değil, istemediği hatta yasakladığı şekilde yazılmıştı; Beşincisi, Gülüstan poeması, şairin muhayyel ve öznel kurgusu esasında değil, diakronik tarihi olayların çıplaklığı, nesnelliği ve onların, resmi tarih anlayışının tersine olan yeni yorumlarıyla yansıtılmıştı;Altıncısı, şair alışılmışın dışına çıkmış, sert dil ve yargılayıcı bir üslup kullanmış, cevabı herkesçe bilinen “retorik sorular” sıralamış, tarihin hakim gibi görevlendirdiği kişileri itham etmiş, yargıçları yargılamıştı; Yedincisi, “mikro milliyetçiliğin sonuna kadar teşvik edildiği” (Tunalı, 2) Sovyet sisteminde, makro-milliyetçi bir tavır sergilemiş, “küçük halk” yerine “büyük millet” kavramını ortaya koymuştu; Sekizincisi,  bu “büyük millet”in siyasî ve tarihî mekânının, ikiye bölünmüş vatanın ayrı ayrı parçaları değil, “o taylı – bu taylı vahid Azerbaycan” olduğunu belirtmiş, bu bölünmüşlüğün sadece kâğıt üzerinde gerçekleştiğini vurgulamış, “Tebriz’in de, Bakü’nün de Azerbaycan olduğu”nun altını çizmişti; Dokuzuncusu, Çarlık Rusya ile Bolşevik Rusya’nın mahiyetçe aynı olduğunu, ikisinin de müstemlekeci imparatorluk düşüncesi taşıdığını, saltanat ve ihtişamlarını, diğer halkların mutsuzlukları üzerinde kurduklarını belirterek kanıtlamıştı; Onuncusu, yansıtıcı bir üslubun kullanıldığı açık ve net ifadelerle birlikte, duygusal-romantik ifadeleri ve felsefi genellemeleriyle de manzumeyi aşırı ideolojik ve slogancı bir yapıdan uzaklaştırmış, düşündürücü, ciddi ve yüksek edebi değere sahip bir eser haline getirmişti…

        Şair Gülüstan eserinde açık bir şekilde dile getirdiği

        Hanı bu ellərin mərd oğulları?

        Açın bərələri, açın yolları.

        Bəs hanı bu əsrin öz Kôroğlusu-

        Qılınc Kôroğlusu, söz Kôroğlusu? 

vb. mısralarıyla, “kapatılmış kardeş kapısı”nın (Azerbaycan’ı ikiye bölen sınırların) açılması gerektiğini söylemiş, bu idealin gerçekleşmesi için eş zamanlı olarak akıl ve güce, kılıç ve kaleme ihtiyaç olduğunu bildirerek son mısradaki “söz Köroğlusu” ifadesiyle âdeta kendisinin bu görevi üstlendiğini bildirmişti.

* * *

        Yukarda da belirtildiği gibi bu manzume, adını Rusya ile İran’ın (daha doğrusu Kacar-Türk Hanedanının) 1813 yılında imzaladıkları antlaşmanın yapıldığı bir köyün adından almıştır.[5] Azerbaycan topraklarının ikiye bölünmesiyle sonuçlanan tarihi adaletsizliğin temeli de bu antlaşmayla atılmıştır. Vahabzade’nin bu eseri, 1950’li ve sonraki yılların en büyük edebî-siyasî-içtimaî hadiselerinden biri olmuş, Şeki Fehlesi (Şeki İşçisi) gazetesinde yayımlanan bu manzume elden ele gezmiş, birkaç kişinin tutuklanmasına yol açmış, gazetenin o sayısına devletin el koymasından sonra halk tarafından el yazısıyla gizlice çoğaltılmış, vatansever aydınların dilinde ezber olmuştur.[6] Gülüstan poemasının bu tarihi değerini düşündükçe aklıma şunlar geliyor: 1391 yılında Altun Ordu (Kıpçak) Türk şairi Seyfi Sarayî, Fars şairi Şirazlı Sadî’nin 1258’de yazdığı Gülistan manzumesini Farsça’dan Kıpçak Türkçesi’ne tercüme etmekle, Türklerin, orta yüzyıllara hakim olan didaktik değerleri önemsediklerini ortaya koymuştu. Sadi Gülistan’ından 700 yıl sonra yazılan Bahtiyar Vahabzade Gülüstanı ise XX-XXI. yy.ların edebî-siyasî gerçeklerini yansıtması bakımından oldukça değerli bir manzumedir ve bu eser, başka dillere, özellikle İranî dillere tercümesini beklemektedir.

* * *

        Bahtiyar Vahabzade tarih, dil, alfabe, din, medeniyet, sanat, musiki gibi kültür kavramlarını; hak, hakikat, ahlâk, namus, vicdan, inam, imân, şüphe, yalan, sevgi, dert, nefret, nisgil, korku, aşk vb. soyut kavramları derinden derine tahlil etmiş, milli ve manevi değerlerimizi yücelterek onları gençliğe sevdirmiştir.

* * *

        Şair, musikimiz hakkındaki görüşlerini Muğam poeminde (poemasında, manzumesinde) felsefi-poetik bir dille ifade ederek Azerbaycan muğamının felsefesini, neredeyse bir musiki bilgini seviyesinde ortaya koymuş, her makamın, her tasnifin, her rengin yani muğamın iç yapısını oluşturan temel öge ve kavramların tarihi-felsefi, bedii-estetik boyutlarını gözler önüne sermiştir. Muğam’ın sadece Azerbaycan değil, Türk, Uygur, Özbek, İran musiki kültüründe de önemli yere sahip olduğunu göz önüne aldığımızda, bu eserin yazarını sadece Azerbaycan milli-mahalli medeniyetinin savunucusu olarak değil, genel olarak Şark-Garp (Doğu-Batı) çatışmasında Şark’ın temsilcisi gibi de görebiliriz. Muğam poeması ile şair, ağırlıklı olarak Azerbaycan, Türk, Özbek ve Uygur muğam musikisinin (makamlarının) felsefesini poetik bir dille deşifre etmiş, bu musikinin insan üzerindeki psikolojik etkilerini ve milleti millet yapan temel unsurlardan biri olduğunu belirtmiştir.

        Şairin, Şark değerlerine sahip çıkıp onları bu kadar yüceltmesi, sadece Azerbaycan sanat musikisi konusunu ele aldığı Muğampoemasında değil, başka eserlerinde de görülmektedir. İki Qorxu adlı manzumesinde merhum bestekâr dostu Qember Hüseynli’nin sanatçı kişiliğinden hareketle kaleme aldığı …

        Sonra dindirərdi astadan tarı,

        Muğam naxışları, muğam xalları

        Süzülüb axardı barmaqlarından,

        Külçə götürərdi səs dağlarından… (bkz. Akpınar, 1994, 395)

ya da

        … Gûya saz avazı, gûya tar səsi,

        Ulu dədələrin ulu nəğməsi

        Uyuşmur zamanın öz ahənginə,

        Әsrimiz sığışmaz saz ahənginə!

        Ruhumuz qovuldu musiqimizdən

        Uyduq uzun illər caz ahənginə.

        Bir soran olmadı, ay qardaş, nədən

        Axı baş yerinə ayaq tərpədən,

        Bizi səmalardan yerə endirən

        Özgə qapısında veyilləndirən

        Dayaz Rok en rollar göyə ucalsın

        Üzeyir məktəbi yetim mi qalsın?

        Hara çəkirsiniz musiqimizi,

        Nâdân mı sandınız bu qədər bizi?! 

(bkz. Akpınar, 396-397) vb. mısralarında milli musikiyle ilgili görüşlerini dile getirir, bu musikiyi “baş tərpədən” (insanı derin düşüncelere daldıran, düşündüren; manevi, felsefi derinliği olan); kulak tırmalayan yabancı musikiyi ise “ayaq tərpədən” (vücudu kıvırtmak dışında bir işe yaramayan) bir ‘kültür ürünü’ olarak gördüğünü ifade eder.

        Bahtiyar Vahabzade’ye göre şairin söz ile diyemediğini besteci musiki ile diyebilir. Musikinin dili, şiirin dilinden daha eski, daha estetik, daha derin ve daha güvenlidir. Şairin, Azerbaycan’ın ünlü keman sanatçısı Habil Aliyev’e yüz tutarak yazdığı şiirinde yer alan

        … Habil! Ay insafsız, ürəyimizi

        Yandırıb yaxmaqla qəsdin nədir, nə?

        Niyə yandırırsan atəşsiz bizi?

        Bu haqqı kim verib, kim verib sənə?!

mısraları; 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü’de yaptığı katliamın ardından yazdığıŞəhidlər manzumesinde musiki medeniyetinden yararlanması, kendisinin yüksek musiki duyumu ve bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Şair, Şəhidlər manzumesinin bir yerinde Azerbaycan’ın ünlü tar sanatçısı Ramiz Quliyev’e yalvarırcasına şöyle der:

        … Ramiz, bas sinənə sən qoca tarı

        Bu təzə gûşədə çal, sənə qurban!

        Şəhidlər qanına boyanan səsi

        Zabul segâhına sal, sənə qurban!

 

        Pərdələr qoy təzə güllər bitirsin

        Şəhid anasına təsəlli versin.

        Haqqın fəryadını dilə gətirsin

        Təzə yaratdığın xal, sənə qurban!

 

        Xəzər pəncələşdi öz sahiliylə

        Danış dərdimizi səsin ziliylə

        O təzə gûşənin atəş diliylə

        Zülümdən qisası al, sənə qurban!

        Şairin bu ve benzer poetik ifadeleri, musikinin gücünü, şairin de bu gücün farkında olmakla kalmayıp onun, dertleri dindirmedeki etkisini ortaya koymaktadır.

        Bahtiyar Vahabzade’ye göre halkımızın yarattığı musiki, aslında bu halkın, tabiatın dilini öğrenip bu dili sese çevirerek yedi nota üzerine yerleştirmesi, tabiat dilini musiki diliyle konuşturmasıdır. Şair, Muğam’da yazıyor:

        … Ney üstündə yeddi səsin

        Oyuq-oyuq yuvaları

        Nədir belə?

        Bəlkə elə

        Balaları perik düşən

        Qaratoyuq yuvaları…

        Səslər qırıq bir arzunun can səsimi?

        Yuvaları dağıdılmış

        Çolpaların naləsimi?..

        Şairin neyden söz etmesi tesadüf değildir. Klasik Türk  ve tasavvuf musikisini, klasik Azerbaycan aşık ve halk (sanat) musikisinineysiz tasavvur etmek mümkün değil. Ney, rebabla (ya da tar ile – NM) birlikte “... içli bir derviş gibi inler, derinleşir… Fuzûli’nin, kendisini delik delik vücuduyla bir neye benzetmesi herhalde tesadüf olmasa gerek.” (C. Okuyucu, 174).

        Tar (ya da daha yaygın adıyla rübab, rebab) muğam musikisinin ana aletidir. Bahtiyar Vahabzade tarın, bu musiki ayinindeki hakkını teslim ettikten sonra onun, halkın ruhunun sesini tellerinde sakladığını söyler:

        … Ürəyinin tellərindən

        tellər çəkib tara, xalqın.

        O tellərin nəğməsində

        Öz ruhunu, öz qəlbini ara xalqın…

        Şairin, Muğam poemasıyla birlikte Habil Aliyev’e yazdığı “Habil Segâhı” şiirinde de muğam musikisinin ikinci çalgı sazı olan kâman (kâmança, kabak kemane) aletinin özelliklerinden ayrıntılı bir şekilde söz etmesi, bize bu aleti daha yakından tanıtır, onun çıkardığı seslerin ruhumuzu okşadığının nedenleri belli olur:

        … Kâmanın qolunda yatan  xalların

        Hər biri qəm yurdu, hicran yuvası.

        Bir qolun üstünə cəm olub min-min

        Nəsimi üsyanı, Vaqif nəvası…

        Evet, Vahabzade’ye göre “hem dedesinin hem de torununun yaşıdı olan” Azerbaycan muğamı (Şair görüşlerini şöyle ifade eder:

        … Gâh səsində göy gûrlayır,

        Gâh inləyir həzin həzin.

        Həm babamın yaşıdıdır,

        Həm nəvəmin. 

tabiattaki güzelliklerin sesle ifadesidir:

        Çiçəklərin öz rəngində, öz ətrində

        Nəğmədəki səsləri gör, xalları gör

        - Enib qalxan keçidləri,

        Cığırları, yolları gör… 

deyen şaire göre her bir halkın musikisi onun ‘parmak izi’ gibidir:

        Tanımaqmı istəyirsən

        Görmədiyin bir xalqı sən?

        Әvvəl onun nəğməsinə sən qulaq as

        Onu öyrən.

        Öz sözünü, sorğusunu

        Xəyalını, duyğusunu

        Xalq yaşadır nəğməsində…

Şair, ünlü Gülüstan poemasında da, Azerbaycan halk ve sanat musikisinin, halkın hafızasında etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki değer olduğunu dile getirerek:

        Taxta dirəkləri torpağa deyil,

        Qoydular Füzuli divanı üstə.

        Yarıya bölündü yüz, yüz əlli il

Gəraylı, bayatı, muğam, şikəstə mısralarıyla, siyasi sınırların, kültürel sınırları da etkilediğini, bölünmüş vatanın bölünmüş şiir, bölünmüş musiki, bölünmüş kültür olup, bu bölünmüşlüğün siyasi bölünmüşlükten daha tehlikeli olduğunu açık bir şekilde söylemekten çekinmemiştir.

[1] Lefke Avrupa Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı / Lefke / KKTC

[2]Bu makale 2012 yılında aynı adla bu dergide yayımlanmıştır: Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, Bahar 2011 / 31, Bahtiyar Vahabzade Özel Sayısı, s. 101-129 (Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2012 (ISSN: 1301-077)

[3] Bu eserin ortaya çıkışı hakkındaki bilgiler ve onun tam metni için bkz. Y. Akpınar, Azeri Edebiyatı Araştırmaları, s. 394-415

[4] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Y. Akpınar, “Çağdaş Azerî Şiirinde Millî Bir Mes’ele Olarak Güney Azerbaycan”, age, s. 175-197

[5]Gülüstan, Kuzey Azerbaycan’ın Gôranboy ilçesine bağlı bir köydür.

[6]Daha SSCB’nin dağılmadığı 1980’li yılların başlarında, sade bir köyde ilkokul öğretmeni olan babam, Kiril harfli el yazısıyla baştan sona kadar göçürdüğü “Gülüstan” poemasını gizlice bana göstermiş ve okumama izin vermişti. (NM)


        Mevlana Celaleddin Rumi’nin, Yunus Emre hakkında yaklaşık şu şekilde söylediği bir fikir bilinmektedir: “Manevi mertebelerin neresine ulaştıysam önümde şu Türkmen kocasının(Yunus’un-N.M.) ayak izlerini gördüm”. Sovyetler Birliği’nin kılıcının, önünün arkasının kestiği yıllarda -yanlış hatırlamıyorsam- Azerbaycan Yazarlar Birliği’nde (sonradan ünlü Göçromanını yazacak olan) Mövlud Süleymanlı’nın Deyirman povesti (uzun hikâyesi) tartışılır ve bu eser, sosyalizm realizmi “prensiplerine” uymadığı için bazı Azerbaycan Sovyet yazarları tarafından sert bir şekilde eleştirilir. Sosyalist realizmi ilke ve şartlarını gerçek milli edebiyat için kelepçe sayan Bahtiyar Vahabzade’nin bu tartışmalara müdahelesi, bize Mevlana’nın Yunus hakkındaki tevazu dolu münasebetini hatırlatıyor. B. Vahabzade “Ben Mövlud’un durduğu zirveye kalkmak istedim ama Mövlud’un edebiyatımıza o zirveden uçtuğunu gördüm!” demiş ve daha Sovyetler döneminde bir Mevlana ve Yunus sevgisini dile getirmekle birlikte genç ve yetenekli bir Azerbaycan-Türk yazarı hakkında tevazu dolu bu fikri söyleyerek onu, dönemin acımasız baskılarından korumuştur.

 * * *

        Sadece Türkün değil genel olarak insanlığın yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Yunus Emre, Bahtiyar Vahabzade’nin hayranlıkla mütalaa ettiği söz ustasıdır. NATO-Varşova Paktı karşıtlığının sürdüğü iki kutuplu dünyada, Türkiye’nin, bir NATO ülkesi olduğu için düşman ülke sayıldığı yıllarda bile Sovyet devletinin resmi-ideolojik Türkiye münasebetinin etkisinde kalmayan Vahabzade, Türkiye seyahati notlarını yazıp 1978 yılında Axtaran Tapar (Arayan Bulur) adlı hatıra yazılarıyla Sadelikde Böyüklükkitabında bastırmıştı. Ünlü Azerbaycan şairi Memmed Aslan’ın 1980 yılında Bakü’de yayımladığı Türk Halk Şiirinden Seçmeleradlı antolojiye yazdığı “Yunus İmre Işığında” başlıklı geniş takriz yazısında Yunus’u “özünü derketme felsefesinin büyük temsilcisi” gibi değerlendirerek “Yunus’un şiirlerinde düşüncenin söz, şekil ve kafiye ile mükemmel bir bütünlük oluşturduğunu” belirtmiştir (Akpınar, 1994, 206-207). Memmed Aslan’ın, Yunus Emre ve Aşık Veysel’in şiirlerini biraraya getirdiği İki Zirve kitabına (1982) da “İki Zirve Qarşısında Düşünceler” başlıklı ön söz yazan Vahabzade (Akpınar, 207), Yunus Emre ve Aşık Veysel’i Azerbaycan okuyucusuna kendine özgü üslubuyla tanıtmış, onların manevi dünyasının şifresini açıp bu manevi ruhu dönemin gencliğine aşılamıştır. Bahtiyar Vahabzade, Yunus ve Aşık Veysel şiiriyle birlikte bu iki Türk ozanının şahsiyetlerinden de etkilendiğini belirtmiş, iki ozan hakkında şiirler yazmıştır. “Yunis Kârvanı” adlı şiirinde Yunus’un şiir felsefesini irdeleyen Vahabzade, şiirini şöyle bitirir:

        … Duyan könüllərdə od-ocaq çatsın,

        İnsandan baş alan Tanrı sevgisi.

        Qəflət yuxusundan bizi oyatsın

        Yunis kârvanının zınqırov səsi.[1]

        Bahtiyar Vahabzade’nin Ahmet Yesevî, Mevlana, Nesimî, Ali Şir Nevaî, Fuzûlî, Aşık Elesger, Mirze Elekber Sabir, Abdullah Tukay, Şehriyar, Mehmet Akif Ersoy, Musa Celil, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Aşık Veysel, Behcet Kemal Çağlar, Cengiz Aytmatov, Oljas Süleymenov, Yavuz Bülent Bakiler… vd. söz ustaları hakkında, manzum ve mensur eserlerinde, yazılarında, sohbetlerinde dile getirdiği fikirleri, kendisinin Türk dünyasının bu büyük söz ustalarına münasebetini ortaya koymakla birlikte şairin, Türk edebiyatının mahir bilicisi ve eleştirmeni olduğunu da göstermektedir.

 * * *

        Bahtiyar Vahabzade’nin, Sovyetler Birliği’nde doğup 83-84 yıllık ömrünün 65 yılını Sovyet rejimi içinde yaşamasına rağmen hiçbir zaman Sovyet şairi olmayışı, bu rejime karşı asil ve vakarlı bir duruş sergileyişi, sadece Azerbaycan Türklerinin değil, bütün Türklerin, hatta bütün insanlığın hizmetinde bulunması, onu, “milli bağımsızlık mücadelesinin ve harekâtının sadece fikir babalarından biri olarak kalmayıp hem de bu ideoloji ve harekâtın Vicdanı” (N. Ceferov, 176) gibi sevdirmiştir.

        Şimdiki Türk cumhuriyetlerinin (ve eskiden SSCB’ye bağlı olan diğer cumhuriyetlerin) bağımsızlığa kavuşmasının temelinde, aslında büyük söz ustalarının sosyalizm realizmi kalıplarına uymayan, bu kalıpların sınırlarını yüksek sanatkârlık özellikleriyle ezip geçen “aykırı” eserleri yatmaktadır. Düşünceyle başlayıp beyinde tamamlanan ve ardından hayata geçirilen bağımsızlık sürecinin başında, bağımsızlık ve özgürlük tohumlarını beyinlere serpen, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlar yetiştiren aydınlar gelmektedir. Milli devletleri ortaya çıkaran bütün siyasi ideolojilerin kökünde de söze dayalı olan edebi-filolojik bir düşünce yatmaktadır ki, bu düşünceyi hem edebi, hem siyasi, hem bilimsel-ideolojik yönleriyle büyük şairlerimizden, yazarlarımızdan öğreniyoruz.

        En büyük ve en lirik şairimiz Fuzûlî, kendi şiirlerinin kahramanı olarak karşımıza çıkınca artık Fuzûlî mihverinde oluşan Fuzûlî sonrası edebiyatımızın da böyle bir eğilim içinde olduğunu söylemek mümkündür. Bir Fuzûlî hayranı olan Bahtiyar Vahabzade’nin[2] de lirik kahramanı kendisi olmuştur ve bu kahraman, bizim sadece edebî düşüncemizi değil, toplumsal-siyasî ve ideolojik düşüncemizi de şekillendirmiştir. Bu anlamda bugünkü siyasî bağımsızlığımızı Şair Bahtiyar Vahabzade’ye de borçluyuz.

* * *

        Bahtiyar Vahabzade sadece bir şair değildi, hem de bilge bir filozoftu. Zamanının (12-13. yüzyılın) büyük şairlerinden de biri olan Ahmet Yesevi’yi bugün daha çok mutasavvıf ve bilge kişiliği ile tanıyoruz. Oysa Divan-ı Hikmet’teki hikmetler, hem de Türkçemizin en güzel manzum örneklerinden sayılmaktadır. Bahtiyar Vahabzade şiiri de günümüzün hikmetli manzumelerinden sayılabilir. Bahtiyar Vahabzade şiiri, Ahmet Yesevi şiiri kadar didaktik olmasa da, onun şiirleri gibi hikmetli manzumeler olup çağdaş Türkçemizin en güzel örneklerinden sayılabilir. Ana dilini güzel bir şekilde kullanmakla yetinmeyen Vahabzade, her şeyi göze alarak bütün platformlarda, kürsülerde bu dilin taassubunu da çekmiştir. Evet, bu anlamda B. Vahabzade, bir “ana dili şairi”dir. Şaire göre dünyanın en muhteşem musikisi olan laylanı (ninniyi) analarımız, ana dili vasıtasıyla ve ak sütüne katarak bize içirmişlerdir:

        Dil açanda ilk dəfə “ana” söyləyirik biz,

        “Ana dili” adlanır bizim ilk dərsliyimiz.

        İlk mahnımız laylanı anamız öz südüylə

        İçirir ruhumuza bu dildə gilə-gilə…

        Milli dilimizin savunucusu olan büyük şair, ana dilini beğenmeyip başka dilleri (özellikle Rusçayı) tercih edenlere daha 1954 yılında şöyle sesleniyor:

        Ey öz doğma dilində danışmağı ar bilən

        Bunu iftixar bilən / Modalı ədəbazlar.

        Qəlbinizi oxşamır qoşmalar, telli sazlar.

        Qoy bunlar mənim olsun,

        Amma vətən çörəyi,

        Bir də ana ürəyi

        Sizlərə qənim olsun! (B. Vahabzadә, Seçilmiş Әsәrlәri -I, s. 8-9).

        Sovyetlerin Ruslaştırma politikalarının en sert bir döneminde Rusçaya karşı milli dili böylesine savunmak çok büyük bir cesaretti ve bu, her aydının yapabileceği bir iş değildi…

 * * *

        Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin (28.05.1918 – 27.04.1920) kurucusu ve Milli Şura’nın Sedri Mehmet Emin Resulzade’nin siyasi görüşlerini benimseyip onun ve dava arkadaşlarının Azerbaycan için yaptıklarını yüksek değerlendiren Bahtiyar Vahabzade, özgürlük, bağımsızlık fikirlerini, mısraları arasında eritmiş, Türk içtimai-siyasi şiirinin en güzel örneklerini ortaya koymuştur. Şairin Mehmet Emin Resulzade’ye münasebeti net ve açıktır, en azından bugünkü Azerbaycan’ın münasebetinden farklıdır. Vahabzade, 1990’da yazdığı “Mәmmәd Әmin Rәsulzadә’nin Xatirәsinә” şiirinde şöyle der:

        … Borclu ikən Vətən sənə, xalq sənə

        Hər şey döndü tərsinə.

        Bu torpaqdan verəmmədik

        Bir məzarlıq yer sənə…

        … Heykəl – məzar!

        Biri zora söykənibdir,

        Biri haqqa, şərəfə!

        Davamlıdır

        qəlbimizə köçüb gələn o məzar

        Postamenti nifrət olan

        yüz heykəldən yüz dəfə!..

* * *

        17-18 yaşında (1942’de) üniversiteyi kazanıp 22 yaşında (1947’de) bitiren şair, 1950’de başladığı üniversite hocalığını 2000’li yılların başına kadar sürdürmüş, hayatı boyunca bilinçli üniversite gençliği ile hep iç içe olmuştur. Onun bu yöndeki şiirlerini okuyarak, sohbetlerini dinleyerek büyüyen Azerbaycan gençliği, sonraki yıllarda demir perdeyi yıkan, milli ve bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’ni yeniden kuran kişiler oluverdiler. Azerbaycan’ın, devlet müstakilliğini kazanmasında büyük rolü olan rahmetli Ebülfez Elçibey, Bahtiyar Vahabzade’yi defalarca milli bağımsızlığın mimarlarından ve milletin büyük muallimlerinden saymış, onun bu yöndeki emeğini teslim etmiştir.[3]Ne mutlu ki Bahtiyar Vahabzade, vatanının bağımsızlığını görebilmiş, kendisinin ve yetiştirdiği öğrencilerinin büyük başarılarının, mutlu sonun şahidi olmuştur. Ebedi istirahatkâhına da kendi bayrağına sarılarak uğurlanan Şair, bugün milli bayrağının gölgesinde uyumaktadır… Bu bayrağı en çok hak eden istiklal şehidimiz Bahtiyar Vahabzade’ye göre bayrak şuydu:

        Torpağım üstünə kölgələr salan

        Mənim varlığımın cilası – bayraq.

        Zəfərdən doğulmuş Göytürkdən qalan

        Qurdbaşlı bayrağın balası bayraq.

 

        Üçrəngli bayrağın kölgəsində mən

        Qaraca torpağı vətən görmüşəm.

        Zəfər güllərini dövri-qədimdən

        Bayraq işığında bitən görmüşəm.

        Bayraq mənliyimdir, bayraq kimliyim,

        Bayraq – öz yurduma öz hakimliyim.

        … Daim ucalasan! Savas günündə

        Əsgər silahıyla səni tən görüm.

        Yalnız zəfər çalmış şəhid önündə

        Səni alqış üçün əyilən görüm…

* * *

        Bahtiyar Vahabzade bir övgü şairi değil, haksızlıklara karşı itiraz sesini yükselten, toplumsal duyarlılığı son derece yüksek, cesaretli vatandaş duygularına sahip bir şairdir. 1989’da yazdığı “Görən hara gedir?” şiirinde o günlerdeki siyasi karışıklığı, Sovyetler Birliği yönetiminin çifte standart uygulamalarını, Azerbaycan Komunist yönetiminin manevi ihanetlerini şöyle özetler:

        Həftələr dəyişdi, günlər dəyişdi,

        Tərəflər dəyişdi, yönlər dəyişdi.

        Qiblələr dəyişdi, dinlər dəyişdi,

        İtə ot verilir, ata ət, Allah…

Şair dostu Musa Yaqub’a 1999’da yazdığı uzunca şiirinin bir dörtlüğünde ise:

        Dünya bir bilməcə, dünya bir təzad

        Arifin dərdi çox, bir qəmxarı yox.

        İxtiyar sahibi – vicdandan azad,

        Vicdan sahibinin ixtiyarı yox.demektedir.

        Sovyetler Birliği döneminde de yapılan haksızlıklara itiraz sesini yükselten şair, sadece Azerbaycan’la yetinmeyip Kırgız (“Bayram”, 1963), “Xalq düşmenleri” (1969), Kırım-Tatar (“Kırımda Tatar Qebirleri”, 1966), Özbek (“Qeribedir”, 1973) Türklerinin de haklarını savunmuş, bu sert üsluplu şiirleri yazma cesaretinde bulunmuştur.[4]

 * * *

        Bahtiyar Vahabzade’nin bütün eserleri millî, manevî, ahlakî, siyasî ve kültürel tarihimizin büyük değerlerini öne çıkarma ve bu değerlere sahip çıkma çabasıyla yazılmıştır. Poemlerinden Gülüstan, -yukarıda da belirtildiği gibi- bize farklı bir şekilde empoze edilmeğe çalışılan tarihî bir gerçeği daha farklı, daha millî, daha sert ve hepsinde de bir vatandaş duyarlılığının hakim olduğu bir dille kaleme alınmış; büyük şairimiz Fuzulî’nin şiir felsefesi ve manevî dünyası hakkındaki Şeb-i Hicran eseri, klasik ve çağdaş bir yorumlamayla okuyucuya sunulmuştur. Vahabzade’nin Şeb-i Hicran eseri, Fuzûlî hakkında bugüne kadar söylenmiş en edebî sözlerden biridir.

        Vahabzade’nin büyük hayranlık duyduğu şair Nesimî hakkındaki Feryad poeması ise Sûfilik, Hurûfilik, Mevlevilik ışığında yazılmış bir eser olup, Şems Tebrizi’nin, Mevlana’nın, Yunus’un, Hacı Bektaş Veli’nin vd. Anadolu tasavvuf erlerinin, erenlerinin, asırları geçip gelen dünyevî ve uhrevî fikirleri irdelenerek kaleme alınmıştır.[5]

        Qiymet poeması (manzumesi), Sovyetler dönemindeki üniversite gençliğinin, içinde bulunduğu manevî ortamı yansıtmaktadır. Burada üniversite öğrencilerinin saf-temiz duyguları, düşünceleri, hayalleri, idealleri güzel bir dille kaleme alınmış, bu hayallerden bazılarının, üniversitelere bir yolla girmiş olan ahlaksız, rüşvetçi “hocalar” yüzünden kırıldığı da ayrıca vurgulanmıştır. Edebi ve içtimai değeri yüksek olan manzumede, sadece bu ahlaksız insanlar değil, böyle iradesiz, nefsine kul olanları bu ahlaksızlığa iten siyasi sistem de eleştirilmiştir. Qiymet, Sovyet dönemindeki yüksek öğretim sisteminin yanlışlarını yansıtması, üniversiteye giriş sınavlarında, üniversitede de vize ve final sınavlarında belirleyici etkenlerden biri olan rüşvet, tapşırma (torpil), adam kayırma vb. uygulamaların, toplumda yol açtığı manevi yaraları ortaya koyması açısından değerli bir eserdir. Hayatının çoğunu üniversite hocalığı yaparak geçiren Vahabzade, bu eserde başkalarından duyduklarını değil, bizzat şahit olduklarını, kendi gözleriyle gördüklerini bir de yüreğinin gözünden geçirerek, onları yüksek vatandaş taassubuyla kaleme almıştır.

        B. Vahabzade’nin Atılmışlar poeması (manzumesi) ise toplumun en büyük sosyolojik sorunlarından biri olan aile meselesini dile getirmektedir. Bahtiyar Vahabzade’ye göre her bir aile küçük bir devlettir ve bu devletin sınırları sağlam olmalıdır. Bir ailenin sağlam olabilmesi için ise o ailenin içinde bulunduğu çevresel etkenlerin, millî-manevî, dinî-içtimaî temellerin de sağlam olması gerekmektedir. “Atılmışlar” (terk edilmiş insanlar), işte bu değerlere sahip olmayan insanların dünyaya getirmiş olduğu, hiçbir günahı olmayan, cami avlularına, sokaklara terk edilmiş, çocuk esirgeme kurumlarına bırakılmış bebek ve çocuklar ile, ya dışarı atılmış ya da evlatları tarafından huzurevlerine yerleştirilmiş ihtiyarlardır. Bu atılmışlığın, terkedilmişliğin kökleri, nedenleri üzerinde de duran Şair, sadece atılmışlığın, terkedilmişliğin değil, dışarı atmanın, terk etmenin de faciasını mükemmel üslubu ve açık aydın Türkçesi ile gözler önüne sermiştir.

        Türk dünyasının büyük yazarı, Bahtiyar Vahabzade’nin de yakın dostu, kader arkadaşı Cengiz Aytmatov’un Gün Uzar Yüz Yıl Olureserindeki en parlak ve olumlu karakterlerden biri olan Kazangap da aslında, -oğlu Sabitcan’ın ısrarıyla nasıl ve nerede olursa olsun- bir şekilde defnedilmek istendiği sırada “ölü atılmış”lardan sayılabilir. Sovyet sisteminin manevi olarak sakat bıraktığı mankurt Sabitcan, Atılmışlar’daki terk edenlerden, çocuklarını câmi avlusuna bırakanlardan, ihtiyar anne babalarından kurtulmak için onları evlat sevgisinden mahrum bırakarak başkalarına terkedenlerden farklı değildir. Bu anlamda Bahtiyar Vahabzade’ninAtılmışlar ve Qiymet eserleri, Aytmatov’un 1970 sonrası eserleri gibi, sosyalizm realizminin talep ve sipariş ettiği şekilde -her yerin güllük gülüstanlık, her şeyin dört dörtlük olduğu-“optimist” eserlerden değil, “hayal kırıklığının hakim olduğu eserler”den[6] sayılabilir.

        Şairin -yukarda da söz ettiğimiz- İki Qorxu adlı manzumesi, bu kabilden yani pişmanlık ve hayal kırıklığı duygularıyla yazılmış eserlerden sayılabilir. B. Vahabzade, bu manzum eserini merhum bestekâr dostu (Şirin Yuxu; Cücelerim vb. meşhur musiki eserlerinin bestecisi) Qember Hüseynli’nin (1916 – 1961) hatırasına sunmuştur. Şair, bu eserinde “halkının medeniyeti, tarihi, vatanı üzerinde oynanan oyunları teşhir ediyor. Aynı zamanda Stalin dehşetinin bütün ülkeyi kasıp kavurduğu yıllarda, yaşamış olduğu dramatik hayatın bir kesitini bizlere anlatyor.” (Akpınar, 394). Ayrıca, 45 yaşında vefat etmiş ve Vahabzade’nin  şiirlerini nağmelere dönüştüren dostunun, sanatçı ve vatandaş kişiliğinin edebi portresini çizmiştir.

 * * *

        Sandıktan Sesler: Bahtiyar Vahabzade’nin bütün eserlerini tek tek özetlememiz mümkün değildir, fakat onun Sandıktan Sesleradı altında bir araya getirdiği şiirler yani “sandık şiirleri” üzerinde kısaca durmak isteriz. Bunların tümü Sovyetler Birliği döneminde yazılmışsa da, doğal olarak, o dönemde hiçbirisi ortaya çıkarılamamış, yayımlanamamıştır. Şair, 1980’li yıllarda yazdığı İki Qorxumanzumesinde bu şiirlerinden söz etmişti:

        … Keçdi ürәyimdәn bu dәm ah nәlәr,

        Mәni aparmağa nә vaxt gәlsәlәr,

        Yәqin arxivimә baş vuracaqlar

        Yazımı, pozumu axtaracaqlar.

        Düşündüm, nәyim var qaradan, ağdan

        Baxdım öz içimә bir an yad kimi.

        Gecәnin yarısı qalxıb yataqdan

        Tökdüm qabağıma şeirlәrimi.

        Gördüm ki, İlâhi, çapa getmәyәn

        Nә qәdәr şeirim var, yazı pozum var. (Akpınar, 1994, 402).

        Aslında o yıllarda böyle eserlerin -yayımlanmasını bir tarafa bırakalım- yazılmış olmasının bilinmesi, düşünülmesi, hatta beyinde tasarlanması bile ağır bir suç sayılıyordu. İşte Bahtiyar Vahabzade, arşivinin birilerinin eline geçebileceğinden korkmadan, çekinmeden böyle cesaretli şiirleri yazmış, fakat sonraki yıllarda bu şiirlerin çoğunu yakmıştır. İki Qorxu’nun üçüncü bölümünde Sovyetlerin baskısı yüzünden yakmak zorunda kaldığı  şiirlerinden söz eden şair, “inandığı hakikatini yaktığı için” kendisini katil adlandırıyor:

        … Gördüm ayrılmışam öz fitrәtimdәn

        Gördüm sığınmışam dözümә, ya Rәb!

        Qәnim kәsilmişәm özümә, ya Reb!

        Qorxmadım, yandırdım bir qatil kimi

        Mәn öz gerçәyimi, hәqiqәtimi… (Akpınar, 1994, 404-405).

        Şair çok üzülse de “aykırı” şiirlerini yakmak zorunda kalmış, fakat biraz cesaretlenip onlardan bazılarını annesinin protezinde saklamıştır:

        Bir neçә şeirimә qıymadım o gün

        Saralmış vәrәqlәr durur bu gün dә

        Hәmin şeirlәri gәlәcәk üçün

        Gizlәtdim anamın protezindә (Akpınar, 1994, 405).

        İşte Vahabzade, “anasının protez bacağında” sakladığı bu şiirlerini yani Sandıktan Sesler’i şu sözlerle sunmaktadır:

        “Ben, Sovyet rejimine düşman olan, bu rejimle hiç barışmayan, namaz kılarken ona hep lanetler yağdıran, onun yok olmasını arzulayan eğitimsiz fakat açık gözlü ve dindar bir ailede doğup büyüdüm. Daha çocukken Sovyet rejiminin zulmünü, zorbalığını (1930. yılda gerçekleşen Şeki isyanını, isyandan sonraki kıyımları, baskıları, babamın ve amcalarımın tutuklanmalarını) kendi gözlerimle görüp kendi aklımla idrak ettim. Daha çocukken bu rejime karşı nefret duygularım oluşmaya başladı. Bu duygular daha sonra şiirlere dönüştü. Şiir serüvenimde başarılara ulaştıkça, deneyimlerim arttıkça mevcut Sovyetler Birliği’ne nefretim de derinleşiyordu. Bu duyguların ifadesi için çeşitli yollar arıyor, ilk kalem tecrubelerim olan bu şiirleri yayımlamak üzere değil, arşivimde bulunsun diye yazıp saklıyordum… Böylece Sandıktan Sesler adı altında bir araya getirdiğim bu şiirlerimin, şiir serüvenimde önemli bir yer işgal ettiğini düşünmekteyim.”[7]

        Aslında dikkatli okuyucu, şairin sandıkta saklanmayan, çok sayıdaki kitabında yayımlanmış eserlerinin satır aralarında da benzer heyecanları, tedirginlikleri, başkaldırıları görebilir. B. Vahabzade’nin sandık şiirlerinde sadece mevcut rejime karşı olan fikirler seslenmemiş, hem de Türk halklarının hakları korunmuş, haksızlıklara itiraz edilmiştir. Şairin “Nağıl-Hәyat”, “Hörümcәk Tor Bağladı”, “Qorxu” “Belә Qalmaz”, “Diz Üstә”, “Sәbr Elәdik”, “Lal-Kâr” vd. şiirleri bu kabilden olan eserlerdir.[8] Biz bu şiirlerden daha çok şairin, sandık edebiyatından olan “Bayram”, “Kırımda Tatar Qәbirlәri”, “Kirov’un Heykәli”, “Qәribәdir” şiirlerinden kısaca söz edeceğiz.

        Kasım 1963 tarihli “Bayram” şiiri Kırgız Türklerinin, “esir oldukları günü bayram günü gibi kabul edip kutlamalarına” itiraz olarak yazılmıştır:

        Bu gün bayram edir Qırğız ellәri.

        Yadın caynağına keçәndәn bәri

        “Ağ günә çıxıbdır…”

        Buna bax, buna!

        Sevinir, fәxr edir qul olduğuna.

        Aslında şairin bu tavrı, bu sitemi sadece Kırgızlara değil, esaretini bayram gibi kabul edip kolundaki kelepçeyi öpenleredir. Cesaret, karşı gelme eğilimi, dönemin siyasi manzarasını tasvir etme…, bu şiirlerde poetiklikten daha üstündür.

        “Kirov’un Heykәli” (1966) şiirinde ise Bakü’nün en yüksek tepesinde – işgalci Komünist-Bolşevik Sergey Mironoviç Kirov’un heykeli karşısında şairin yaşadığı hissler dile getirilerek, sadece Sovyet sisteminin değil, bu taş heykelin bile Azerbaycan’ı tehdit ettiği vurgulanıyor:

        … Başımızın üstündә

        Sıyrılıb qılınc kimi

        Hәdәlәyir o bizi.

        Deyir ‘Mәnimdir ölkә  –

        Bu göy, bu yer, bu dәniz!

        Başınızı vuraram

        Ayaqlarım altından

        Başınızı çәksәniz!

        Ayağım altındadır

        Namusunuz, arınız.

        Başınızı sürüsün

        Daim ayaqlarınız…

Fakat şair ümitsiz değildir, bir gün bu heykelin yıkılacağını biliyormuş gibi şiirini şöyle bitirir:

        … Mәn istәrәm tarixә

        Bu gündәn dә iz qala,

        O heykәlin yerindә

        O heykәli yıxanın

        Tunc heykәli ucala…

        Şair, Azerbaycan başkentinin en yüksek noktasına dikilen Kirov heykelinin, mevcut Sovyet rejimini temsil ettiğini kast ederek bu heykelin yıkılmasıyla bu sistemin yok olmasını arzulamaktadır, hem de 1966. yılda…

        Kırım Türklerinin başına getirilenler, sadece Bahtiyar Vahabzade’nin değil, Resul Rıza, Memmed Araz, Memmed İsmayıl, Sabir Rüstemxanlı vd. Azerbaycan şairlerinin de eserlerinde ele alınmıştır. Vahabzade’nin 1966’da yazdığı “Kırım’da Tatar Qәbirlәri” şiiri, şairin sert üsluplu menzum eserlerindendir. Kırım Tatarlarının 18 Mayıs 1944’te Kırım’dan sürülmesi, bu şiirin yazıldığı yıllarda “avdet”in (geri dönüşün) henüz gerçekleşmemiş olması, şairi sinirlendirmekte, Sovyet sisteminin yapmış olduğu bu haksızlık lanetlenmektedir:

        Torpağın altında yatır yerlilәr

        Üstündә gәlmәlәr kefdә, damaqda.

        Yerlinin dәrdini yersiz nә bilәr?

        Yerlinin haqqını o, tapdamaqda.

        Gәlmә haqlı bilir özünü, haqlı!

        Yerlinin – yurduna yolları bağlı…

        Şiirin devamında bu realist ve acı tasvirler devam ederken, sonunda şairin sert üslubu gözlemlenir. Şair, Kırım-Tatar mezarlarını, -vatan toprağından güç alarak- yurdundan kovulmuş yurttaşlarının öcünü almaya çağırır:

        Mәzarlar bu yurdun öz sahiblәri

        Niyә bu zillәtin bağrı sökülmür?

        Torpağın üstündә sahibkâr kimi

        Gәzәn gәlmәlәri dәnizә tökmür?..

        “Qәribәdir”, Vahabzade’nin, 1973 yılında yazdığı dört mısralık küçük bir şiiridir. Sovyetlerin “beş yıllık plan”ları, Özbek Türklerinin bu planları yerine getirmek için deriden kabuktan çıkmaya zorlanması, Türk tarihi fonunda dile getirilir:

        Dövran bizi tarixdә veyillәndirәn oldu

        Bir yerdә donub göl kimi lillәndirәn oldu.

        Dünyaya Uluq Bәy kimi dahini verәn xalq

        Bir qul kimi, yad millәtә pambıq verәn oldu.

        Bu şiir, Vahabzade’nin, sisteme, onun buyruklarına, Türk halklarının zengin tarihi karşısındaki saygısız, umursamaz tavrına milli, poetik ve vatandaş münasebetini açıkça sergilemektedir.

        Bu münasebetin bir ifadesi de yene dört mısralık “Xalq Düşmәnlәri” (1969) şiirindedir:

        Xalqa neçә-neçә tәlә qurdular

        Başımız cilova keçәndәn bәri.

        Qәsdәn, bilә-bilә adlandırdılar

        Xalqın dostlarını “xalq düşmәnlәri.

        Stalin baskılarının sürdüğü yıllarda böyle “halk düşmanları”, “vatan hainleri” çoktu. Onların eş ve çocukları, yakın akrabaları da bu yüzden en temel insan haklarından – seçme, seçilme, eğitim vb. hak ve hukuklardan mahrum bırakılırdı… İşte Bahtiyar Vahabzade bu küçük şiiriyle tarihe not düşmüş, yakın tarihimizin bu karanlık ve bir kadar da tereddütlü sayfasını ışıklandırmıştır.

        Azerbaycanlı yazar Ekrem Eylisli’nin, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ilk on yılında yaklaşık şöyle bir fikri vardı: “Bir çok yazar ve şair, Sovyetler Birliği’nin baskılarından şikâyetlenir, bu sistemin, güzel eserlerimizi bastırmayı engellediğini söylerdi. İşte Sovyetler çöktü ama hiç kimsenin sandığından dahiyane eser çıkmadı.” E. Eylislinin bu görüşlerine katılmamak mümkün değil ama ünlü yazarın bu değerlendirmesi B. Vahabzade’ye ait değil. Vahabzade’nin yukarda kısaca değindiğimiz “sandık şiirleri”, belki edebî yönden pek dahiyane değildir fakat onların yazılış tarihleri, konuları, hakim partiye ve sert rejime karşı gelmeleri, üslubu, dil özellikleri vb. yönlerden dikkat çekici, sosyal-siyasi değeri yüksek olan eserler sırasındadır.

* * *

        Hecenin büyük şairi: Bahtiyar Vahabzade’nin yaklaşık altmış beş – yetmiş yıllık şiir serüvenine baktığımızda, manzum eserlerinin, ağırlıklı olarak, Türkçenin doğal yapısına en uygun olan hece vezninde yazıldığını görüyoruz. Türk şiiri için milli ölçü sayılan hece, sözlü ve yazılı kaynaklarımızda en sık görülen ve en eski olan milli vezindir. En eski Türk şiirinden günümüze kadar mükemmel örnekleri bulunan bu ölçü, Vahabzade şiirinde de çok çeşitliliği ile dikkat çekmektedir. Vahabzade’ye göre, şiirde formanı (ölçüyü, vezni) belirleyen şair değil, mezmunun (içeriğin, muhtevanın) kendisidir. Şair bu konuda şöyle der: “Yüke göre taşıma aracı seçildiği gibi, mezmuna göre de forma – ifade vasıtası seçilir. Forma mezmunu değil, mezmun formayı belirler. Ben, şiir serüvenim boyunca hiçbir zaman önceden forma hakkında plan yapmadım, düşünüp taşınmadım. Beni heyecanlandırıp bana şiir yazdıracak olan fikir ve duyguların kendileri, belirli bir axar (hareket istikameti) oluşturduktan sonra kalemi elime alıp onları kâğıda geçirdim. Forma hiçbir zaman düşüncelerime dar gelmedi; fikrin, mezmunun havası formayı belirlediği için ben bu formanın sınırları içinde diyebildiklerimi dedim, yazdım…” (Vahabzade, ‘Otobiyografım’, 5).

        Demek ki, poeziyasında çok çeşidine rastladığımız hece kalıpları, şairin bilinçaltına yerleşmiş ve orada hazır şekilde bulunmuştur. Şairi etkileyen olaylar onun beyninde poetik düşünceye dönüşüp şiir diliyle ifade edilirken, hece kalıbı, o düşüncenin eynine biçilmiş elbise gibi kendini göstermiş ve şair de o hazır kalıbı alıp kullanmıştır. B. Vahabzade’nin “profesyonel bir hece şairi” olması, onun hem çeşitli hece kalıplarını iyi kullanmasında hem de dizelerdeki durakları belirlemesinde görülmektedir.

        Bilindiği gibi “hece kalıpları içinde en çok kullanılmış olanlar, yedililer, sekizliler, onbirliler ve öndörtlülerdir.” (Dilçin, 2005, 42). Bu kalıplar, tabii ki Bahtiyar Vahabzade’nin de en sık kullanmış olduğu hece ölçüleridir. Yalnız Vahabzade’nin bu kalıpların dışındaki hece ölçülerinde de güzel şiirleri bulunmaktadır.

 * * *

        Şairin, kendi adını koyduğu torununa yazdığı “Babası kimi” (Dedesi gibi) şiiri, beş heceli şiir olup yapı ve muhtevasına göre halk edebiyatındaki oxşamalara, sadece yapısına göre ise Yunus ilahilerine benzemektedir: Vahabzade’nin şiiri şöyledir:

        Mənim bir gözəl

        Körpə nəvəm var.

        O da Bəxtiyar,

        Mən də Bəxtiyar.

        Biz baba-nəvə

        Adaşıq, adaş.

        O, mənə vüqar,

        Mən ona sirdaş.

        Mən bir ağacam,

        Nəvəm qol-budaq.

        Mən onun kökü,

        O, məndə yarpaq.

        Xalqa vuruldum

        Mən şair oldum,

        Bilmirəm ancaq

        O nə olacaq?

        Nə olur olsun,

        Kim olur olsun,

        Babası kimi 

        Xalqa vurulsun

Azerbaycan halk edebiyatında rastladığımız “Bu balama qurban” okşaması da aynı hece yapısındadır:

        Dağda darılar,

        Sünbül sarılar,

        Qoca qarılar

        Bu balama qurban.

 

        Bir bölük atlar,

        Çəməndə otlar,

        Әrsiz arvadlar

        Bu balama qurban…(bkz. Anar-Akpınar, 2000, 5-6).

Yunus Emre’nin “Var” redifli ilahisi de 5 heceli şiirdir:

        Yar yüreğim yar

        Gör ki neler var

        Bu halk içinde

        Bize güler var.

 

        Ko gülen gülsün

        Hak bizim olsun.

        Gafil ne bilsin

        Hakk’ı sever var… (Dilçin, 2005, 42-43).

        Verdiğimiz örneklerden de görüldüğü gibi (2+3) ya da (3+2) duraklı bu şiirlerin yalnız redifleri ve kafiye şekillerinde küçük farklılıklar var: Vahabzade şiiri abbb, abcb, abcb, aabb, aaba uyaklı; oxşama aaab, aaab; Yunus şiiri ise aaba, bbba, ccca, ddda…uyaklıdır. Tabii ki bu şiirlerin içeriği ve verdikleri mesajlar da biri diğerinden farklıdır. 

* * *

        Vahabzade’nin kendi sesiyle de seslendirdiği “Vәtәn var” şiiri ise altı heceli Türk şiirinin güzel örneklerinden sayılabilir. Bu şiirin durak şekli (3+3), (2+4) ve (4+2) yapısındadır:

        Vətən var

        Hardaysa bu dəmdə 

        Dəryada batan var.

        Vardırsa köməksiz

        Fəryada çatan var.

        Dünyada alandan

        Əvvəlcə satan var.

        Atəş öz-özündən

        Birdən-birə yanmır.

        Bir şey bu cahanda

        İzsiz və səbəbsiz

        Bihudə yaranmır.

        Vardırsa yaranmış,

        Mütləq yaradan var.

        Varsansa… özündən

        Əvvəlcə atan var.

        Dünya quru bir səs,

        Qəm çəkməyə dəyməz.

        Yüz-yüz itən olsun,

        Min-min də bitən var.

        Şükr eyləyəlim ki,

        Bizlərdən həm əvvəl,

        Həm sonra Vətən var!..

Yunus’un 700 yıl önce yazmış olduğu “Kim gelir?” redifli nefesi de aynı kalıptadır:

        Şol benim şeyhimi

        Görmeğe kim gelir?

        Zevk ile sefalar

        Sürmeğe kim gelir

        … Âh ile göz yaşı

        Yunus’un haldaşı

        Zehr ile bu aşı

        Yimeğe kim gelir (Dilçin, 2005, 43).

 * * *

        Yedi heceli şiirler, Türk edebiyatının bütün dönemlerinde ve sahalarında eskiden beri var olan ve günümüze kadar sıkça kullanılan türlerindendir. Halk edebiyatımızdaki bayatılar, mâniler yedi heceli şiirin en güzel örnekleri sayılırlar. Kaşgarlı Mahmut Divanı’ndan bildiğimiz “Alp Ertonga Mersiyesi”

        Alp Er Tonga öldimü

        İsiz ajun ķaldımu

        Ödlek öçin aldımu

        Emdi yürek yırtılur…;

        “Uygurlara karşı savaştan”

        Kimi içre oldurup

        Ila suwın keçtimiz

        Uygur taba başlanıp

        Mınglaķ ilin açtımız…;

        “Basmillere karşı savaştan”

        Basmıl süsin komıttı

        Barça kelip yumıttı

        Arslan taba emitti

        ķorķup başı tezginür;

        “Bahar tasvirinden”

        Yay baruban erküzi

        Aķtı aķın munduzı

        Togdı yaruķ yulduzı

        Tıngla sözüm külgüsüz (A. Caferoğlu, 1984, II, 44-47) vb. şiirler aynı kalıptadır.

        Vahabzade de yedi heceli şiirin de büyük ustalarındandır. Onun bu kalıptaki şiirlerinde çeşitli sosyal konular işlenmiş, farklı psikolojik duygular dile getirilmişse de dizelerin yapıları oldukça sağlamdır. “Yaşamağın tәmәli”, “Mәn – özümün düşmәni”, “Yuxuluyam, yuxulu”, “Kirov’un heykәli”, “Millәtim”, “Azadlıq”, “An – min il”, “Lal – kâr;  “Bir salama dәymәdi”, “Ağıl-göz”, “Ümidә heykәl qoyun”, “Ürәkdәki ‘saatlar’”, “Nöqtәyә döndәrәrdim”, “Azәrbaycan oğluyam”, “Fikir qanadlarım”, “Meşin qapılar”, “Babamın kôması”, “Unutdurdun sәn mәnә”, “Nәğmә olub gecәlәr”, “Nağıl gecәm”, “Ağıla sәrhәd”, “Ağlayan pәri”, “Bәsdir” vd. şiirleri, yedi heceli olsa da -adlarından da görüldüğü gibi- konu yönünden biri birilerinden çok farklıdır ve çoğu da sosyal içeriklidir:

        Boşalıram, dolmuram,

        Çaşdırmışam sağ-solu.

        Axtarıram, bulmuram

        Allaha gedən yolu.

 

        Necə çatım mən ona?

        Şeytan girir min dona.

        Daş atır haqq yoluna

        Azır Allahın qulu.

 

        Özüm özümə qənim

        İçimdədir düşmənim.

        Yolumu kəsmiş mənim

        Bağ çəpəri, dağ kôlu.

  

        Hər bütə ram olmuram,

        Dönüb səcdə qılmıram.

        Daş dəyir, ayılmıram,

        Yuxuluyam, yuxulu.

        Yedi heceli şiirin yapısında belirgin bir musiki ahengi olduğu ortadadır. Bu anlamda, Bahtiyar Vahabzade’nin, çeşitli bestekârlar tarafından bestelenmiş,  nağmeye dönüştürülmüş şiirlerinin (güftelerinin) çoğunun  yedi heceli şiirler olması bir tesadüf olmasa gerektir. Şairin diller ezberi nağme-şiirlerinden “Bu gecә”, “Biri sәnsәn, biri mәn”, “Dodaqda gәz”, “Kölgәm qәdәr yaxınsan”, “Göydә yanır aypara”, “Durna qatarı”, “Mәn yandım, sәn isindin”, “Qızım”, “Qisas böyütsün sәni” vb. yedi heceli şiirlerdir.