Məqalələr‎ > ‎

Gezgin Derviş

8 Mar 2016 00:44 tarihinde Murad Nabibekov tarafından yayınlandı   [ 8 Mar 2016 01:27 güncellendi ]













Hüseyin BUDAK,
(Fotonu müəllif Şekide özü çekib)


        Dr. Ali Bilgili bir Tasavvuf Edebiyatı araştırmacısı olarak şeyhinin doğduğu büyüdüğü yere gitmenin heyacanını duyuyordu. Türk Edebiyatının bu zengin topraklarını görmeğe can atıyordu. Şeyhi Ahmet Efendinin zaman zaman sohbetinde bahsettiği fakat yeniden görmesi nasip olmadan vefat ettiği güzel Şekiyi görecekti. 
        Ahmet efendi Şeki’de doğmuş, gençliğinin ilk yıllarında ailesi ile Şeki gibi bir ipekçilik şehri olan Bursa’ya göçetmişti. Şeki’yi bir daha görmemişti. Dr Ali’nin yıllarca hayalini kurduğu, rüyalarına giren Şeki… Han sarayı ve kervansaraları ile meşhur, ipek yolu üzerinde bir şehir. Hocası Ahmet efendi zaman zaman memleketinden anılarını; Şeki’nin temiz havasını, şırıl şırıl akan sularını anlatırdı. Ahmet efendinin çocukluğunda bahçesinde oyun oynadığı nadide sarayı görecekti. İçinde kaybolduğu büyük ürkütücü karanlık kervansaradan bahsederdi. İpek almak için gelen deve kervanlarının dik yokuşu zorlanarak çıkışını ve develerin ağızlarını köpürterek geviş getirmesini anlatırdı. Onların derede serinletildiğini sonra kervansarada bakımlarının yapılıp dinlendirildiklerini anlatırdı.
        
Uçak saat beş gibi indi Bakü'ye, havaalanı Hazar kenarına yakın bir yerde. Kısa bir taksi yolculuğu ile şehir merkezinde bulunan tarihi merkez içeri şehir’e geldi. Burası surlar içerisinde eski bir şehir, baş tarafta kız kalesi ve hanlar var. Kız kalesi bir gözetleme kulesi şeklinde. Şehirde evler taştan yapılmış. Düzenli birbirinin üzerinde yükselen taş evler. Dubrovnik'in iki katlı evlerden oluşmuş hali gibi. En yukarıda ise yönetim merkezi Şirvanşahlar sarayı. Sarayın bahçesinde Halvetiliğin ikinci kurucusu Yahya Şirvani hazretlerinin kabri var.
        Ali beyin oteli eski bir konaktan bozma, üst katta bir odaya yerleşiyor. Lobide bir kaç restorant broşürü var. Yeni Şeki restorant broşürünü alıyor, şeki pitisi de var. Fiyatlarda hesaplı. Otel’in hemen üç sokak alt tarafında, bir ara giderim diye broşürü cebine koyuyor. Karnım aç, gidip bir Şeki pitisi yiyeyim diyor. Restourant eski bir bina. 3-5 masa var küçük bir kafe restourantta 2 kişi bilgisayarda bir şeyler izliyor ve konuşuyorlar. Dr. Ali ile tanışıyor Şekiden bahsediyor. Onlar da Şekiliymiş. Bir kaç gün sonra Şekiye gitmek istediğini söylüyor. Bir kafede çay içmek için girdi. Bir porselen demlikte çay getirdiler. Yanında bir çikolata ile… Ben bir bardak çay içmek düşüncesindeydi. Türkiyede alıştığı gibi. Fakat dört –beş bardak çay içti. Güzel de oldu, diye içerisinden geçirdi. Tarihi bir mahsendi burası. İçeri şehirin kuzey kapısından girince, beş-on metre ileride, üç-beş basamakla inilen, tonozlu, penceresi olmayan bir mahsen.
        Sokaklar çok dar, aşağı iniliyor evler avlulu. Sokaklar nereye gidiyor belli değil. Dar, sağa- sola dönen sokaklar…
        Dr. Ali Milli İlimler Akademisinde araştırmacı Dr. Ulvi’yi ziyaret ediyor. Çok güzel bir ilim yuvası dev bir komplex. Geniş bahçesi içinde tam bir kampus. Kampüste bir çok büyük bina var. Ahmet efendi ile ilgili bilgi toplamaya çalışıyor. Şekiden bir iki isim veriyorlar. Hayırlısı ile bakalım neler çıkacak, diye, düşünüyor. Ziyaret ettiği Fuzuli adına el yazmaları enstitüsü direktör yardımcısı Dr. Velibeyoğlu epey bilgili, Ahmet efendi hocamızın kitaplarını istiyor. Burada pek tanınmadığını anlatıyor. Hakkında çalışma, doktora yaptıralım diyor. Gezgin dervişleri ve en son orta asya hacıları, hac yollarına konuyu getiriyor. Dr. Ali O’nunla ilgili kitap gönderirim, diyor.
        
Azerbaycan ilimler akademisi edebiyat müzesini geziyor, hayranlık duyulacak kadar farklı ve güzel bir proje. Müzenin yanındaki kitap satış dükkanından bir kaç tane Türkiye’de olmayan kitap alıyor.
        Ertesi gün 4-5 saatlik bir yolculuk ile Bahtiyar Vahapzade ve Ahmet Efendinin memleketi Şekiye gitmek için yola çıktı. Gidilen güney yolu son derece bozuk. Yamalı yollar. Araba hızlı gidemiyor. Ana yoldan Şekiye dağlara doğru arazi, Nevşehir veya Bayburt gibi kıraç. Sonra bir vadiye giriyor. Daha yeşil, daha güzel bir arazi, ekilebilir araziler. Ova görünmeye başlıyor. Burası Şirvan vadisi diye düşünüyor. Ve zorlu bir yolculuktan sonra dağ kenarında ipekçilik ile meşhur Şeki'de artık. Yolda Hanobat yakınlarında yukarı Şirvan kanalı gibi bir levha var. Demekki bölgeye Şirvan deniyor. Yahya Şirvani ve bir çok alim ve arif zatın memleketi buralar diye düşünüyor. Oysa Bakü’nün güneyinde küçük bir şehre Şirvan deniyor diye biliyordu.
        Şeki; Bakü’nün kuzey batısında Kafkas dağlarının eteğinde bir tarihi şehir. İpek yolunun önemli bir durağı. Tüccarların ipek alıp sattığı bir yer. Şirvan vadisinde bulunuyor. 40-50 bin nüfuslu bir yer. Rus’lar Nuha ismini koymuşlar sonra bu isim terkedilmiş. Tarihi kervansara ve hanlık merkezi olması sebebiyle güzel bir sarayı bulunuyor. Saray bin yediyüzlü yıllarda Hacı Çelebi Han ahvadı Hüseyin Han tarafından yaptırılmış. Şehir merkezinde büyük bir cami var; Cuma cami. Yukarıda kervansaray, üstünde bir cami ve yol buyunda bir tane daha var. Cuma cami yanında Kuran Kursu var. Camii bahçesinde çocuklar oynuyor. Caminin mihrabı Kütahya çinilerinden, anlaşılan yakında bir onarım görmüş.
        Çarşıya inerken canı çay içmek istedi, bir bardak çay içeyim diye yol kenarında ki küçük kahveye girdi. İlk masaya oturdu. Üç beş masalık küçük bir kahvehane.

        
- Bir çay alabilirmiyim? - dedi.

        - Tamam, - dedi kahveci ve ocağa yaklaştı. Hemen bir bardak çay verir diye bekledi. Fakat epey zaman geçti çayı gelmedi. Sabırla bekleyeyim dedi içinden, sanırım demlik gelecek diye düşündü.

        - Limon da istermisin? - Dedi kahveci.

        - Evet, - dedi.

        İki kişi biraz sonra kahveye girdi ve karşısındaki masaya oturdular. Birbirleriyle konuşuyorlardı. Ali’nin yabancı olduğunu anlamışlardı.

        - Hoş geldiniz, neredensiniz? - Dedi uzun boylu zayıf olan.

        - Hoş bulduk, İstanbul. 

        - Bende İstanbul’da bulundum, Şile’de

        - Ne iş yaptınız?

        
- İnşaatlarda çalıştım. Bekçilik yaptım, - dedi. Orta yaşın üzerindeki zayıf adam.

        - Evet, Şile güzel, fakat merkeze uzak.

        Masalarına davet ettiler.

        - Siz buyrun dedi.

        
Geldiler. Ahmet efendiden bahsetti.

        - O’nun hakkında bilgi bulabilirmiyim, diye geldim ve hemde güzel memleketinizi görmek istedim, - dedi.

        - Bağımsızlık yıllarında bir hoca gelmişti, toplantılar yapmıştık burada, - dedi. - Ahmet efendi Bursa’ya gitmiş buradan, - diye ilave etti. Zayıf adam.

        Ahmet efendi’nin vefatından sonra postnişin olan Mesut efendi hocam Azerbaycan’a gelmişti. Hocasının memleketi ve Türk dünyasının bu bağımsızlık günlerinin sevinci ile ziyaret etmişti, buraları. Bakü’de Dr.Ali’nin bir çok kişiye bahsettiği bu bilgiyi teyit ediyordu, zayıf adam.
        Çaylar geldi. Çay içtiler. Cep telefonuyla özçekim yaptılar.
        Cuma camiinden yukarı dik yokuşun sağ tarafında küçük bir dere var. Sol tarafta ise tarihi binalar sıralanmış. Yol üstünde köşede yine bir mescid var. Minaresi dikkat çekici, ucunda sepet şeklinde şerefesi var. Daha yukarda dev kervansara. Gece kalmak üzere bu kervansaraya yerleşiyor. Yatsıdan sonra üst taraftaki camiden muharrem ayı sebebiyle muharramiyeler yükseliyor… Derslerde okuttuğu, örneklerini incelediği içli şiirler…

                    Geldim Hüseyn vay diye
                    Askar’a lay lay diye…

* * * 

        
Dr. Ali sabah çok güzel saraylardan birini gezdi. Şeki han sarayındaki ince ahşap işçilik çok güzeldi. Pencerelerdeki eşsiz vitray desenleri ve renkleri ile bir cümbüş içinde. Bu güzellik mimarı Şirazlı Hacı Zeynelabidin’in başını yemiş. Daha güzel bir saray yapmaması için, aslı var ise. Katlini emreden Hüseyin Han’a da dünya vefa etmemiş. Hacı Abdülkadir Han bir baskınla onu yakalıyıp, boğup öldürtmüş.
        Üst katta elçi kabul odası tavanında ilginç çizimler var. Arslan ve ceylan yan yana vs. Ejderin ağzından çıkan nefes çiçeklere şifa oluyor. Biz dostlara böyleyiz. Karşı tarafta bir figürde kurt, ceylan beraber geziyor. Kurt’un yanında yavrusu da var. Bu halkın barışını, huzuru ifade ediyor. Bir başka figurde bir kadın şeklinde başında tac, kuyruğunun ucunda yılan başı,yılan başı tacı çalmaya çalışıyor. Belinde bir kanat kanadın birinin üzerinde bir kadın başı var. Bunun manası hakimiyet geçicidir, lakin devletin sırrını eşine dahi vermemelisin yoksa taç ayakların altına düşer, fitne çıkar.

* * *

        Uçak İstanbul’a dönüşte Asya’yı Avrupa’ya bağlayan boğaz köprüsü üzerinden geçiyor. Azerbaycan edebiyat müzesini gezdiren rehberin sözleri kulaklarında çınlıyor. Rehber islam ve teröre konu gelince şöyle diyor:

        - Bunları konuşmak size, bana ve meclisimize yakışmaz... 

        Yine halk şairi Hakani hakkında ise, belki biraz sosyalizmden kalma halkçılık propagandası sayılacak bir söz:

                    Hakani demiş sultan bana
                    Ben yoksullar şairi Halkaniyim, Halkani


        Rehber bir dervişin kıssasını anlatmıştı: Bir gezgin derviş casus sanılarak idamına karar verilmiş, Derviş kararı saygıyla karşılmış. Tam idam sırasında bir başka görevli gelmiş yanlış anlaşılma olduğunu söylemiş. Sonunda derviş şöyle demiş: 

        "İdamdan salahıma değil, karar karşısındaki ihlasıma seviniyorum", - demiş.

27 Şubat 2016, Başakşehir